Kişilik bozukluğu; bireyin duygulanım, biliş ve dürtü denetimi süreçlerinde çeşitli sorunlara yol açabilen ve süreklilik gösteren psikolojik bir rahatsızlıktır. Esneklik göstermeyen düşünce ve davranış örüntüleri, bireyin çevresi ile çatışma yaşamasına sebep olabilir. Ergenlik veya genç yetişkinlik döneminde tanısı konabilen bu rahatsızlık, bireyin içsel yaşantısı ve içinde bulunduğu toplumun genel düşünce yapısı arasındaki tutarsızlık sebebiyle benlik duygusunda ve kişilerarası ilişkilerde yıkıcı etkilere yol açabilmektedir. Kişilik bozukluğu tanısının konabilmesi için bireyin uzun süredir toplum içinde, özel hayatında ve iş yaşamında çok ciddi bozukluklara maruz kalması gerekmektedir. Bu süreçte bazen bireyler kişilerarası ilişkilerde sorun yaratan tarafın kendileri olduğunu fark etmez ve bu yüzden yardım alma gereği duymazlar. Tanı koyma sürecini zorlaştıran bir diğer faktör ise tanı yöntemlerinin karmaşık bir hal alması sebebiyle rahatsızlığın sınıflandırılmasının giderek daha fazla uzmanlık ve deneyim gerektirmeye başlamasıdır.

Kişilik Bozukluğu Tanısı ve Epidemiyolojisi
Kişilik bozukluklarının çeşitli genetik ve çevresel faktörler sebebiyle ortaya çıktığı bilinmektedir. Eğitim düzeyinin düşük olması, işsizlik, madde bağımlılığı, yalnızlık, problemli evlilik hayatı, şiddet içeren veya içermeyen suç geçmişi gibi durumlara sahip bireylerde kişilik bozukluklarının daha sık görüldüğü ortaya konmuştur (Watson & Sinha, 1998). Yapılan bu araştırma kişilik bozukluğu oluşumunda çevresel faktörlerin rolünün önemini vurgulamaktadır. Ek olarak, erken çocukluk yıllarında ebeveynlerle kurulan ilişkinin türü de gelecekte bireyin bu bozukluğa sahip olup olmayacağı konusunda önemli bir etkiye sahiptir. Çocukluk döneminde maruz kalınan kötü muamele ve yaşanan travmatik deneyimlerin bireyin kişilik oluşumunu olumsuz biçimde etkilediği bilinmektedir (New, Goodman, Triebwasser, & Siever, 2008). Ayrıca, hormon düzeyleri, nörotransmiterlerin etkileri ve aile geçmişinde görünen depresyon, şizofreni gibi rahatsızlıkların yaygın olması gelecekte kişilik bozukluğu oluşumunu etkileyen genetik ve biyolojik faktörler arasındadır.
Kişilik bozukluğu tanısı ve sınıflandırılması uzun süredir tartışılan bir konudur. DSM-5, kişilik bozukluklarını üç ayrı küme altında toplamıştır. Yapılan bir araştırmaya göre, herhangi bir kişilik bozukluğu için prevalans %6,1 olarak saptanmıştır. Ayrıca, A, B ve C kümesi kişilik bozuklukları sırası ile %3,6, %1,5, %2,7 oranlarındadır. (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2013). A kümesi; majör psikotik belirtilerin ve tuhaf davranışların gözlemlendiği paranoid, şizoid ve şizotipal bozuklukları kapsarken; B kümesi, daha çok duygusal ve değişken davranış gösteren antisosyal, narsistik, borderline ve histriyonik bozuklukları içerir. C kümesi ise çekingen, bağımlı ve obsesif kompulsif bozuklukları kapsamaktadır.
Paranoid Kişilik Bozukluğu
Paranoid kişilik bozukluğu olan kişiler, diğerlerinin davranışlarını kötü niyetli olarak yorumlama, kimseye güvenmeme ve sürekli olarak şüphe duyma eğilimindedirler. Bu yüzden çoğunlukla huzursuzluk ve kızgınlık sergiledikleri için çevrelerindeki kişilerle olan ilişkileri olumsuz yönde etkilenmektedir. Kendilerinin iyi niyetinin kötüye kullanılacağını ve sömürüleceklerini düşündükleri için yakın ilişkilerinde bile açık olamazlar. Takıntılı bir biçimde adalet arayışı içindedirler ve bunun yanı sıra patolojik olarak takıntı, kıskançlık gibi davranışlar sergilemeleri mümkündür. Halk arasında ‘paranoya’ olarak adlandırılan bu davranış ve tutumlar, paranoid kişilik bozukluğuna sahip bireylerde saplantı haline gelip hem onları hem de çevrelerindeki bireyleri önemli ölçüde etkilemektedir. Herkese karşı temkinli yaklaşıp duygu ve düşüncelerini paylaşmakta zorlanırlar. Ek olarak, hataları affetmez ve kin tutarlar. Paranoid şizofreniden farkı, halüsinasyon gibi semptomlarının olmamasıdır.
Tıpkı diğer kişilik bozukları gibi paranoid kişilik bozukluğunun oluşumunda da genetik, biyolojik, nörolojik ve çevresel faktörler etkilidir. Özellikle erken çocukluk yıllarında yaşanan travmalar ve gözlemlenen saldırganlık, aşağılanma, baskı gibi olumsuz davranış ve tutumlar bu rahatsızlığın oluşumunda büyük rol oynamaktadır. Ayrıca beynin ön kısmında yer alan doğru ve yanlışı ayırt etmemizi sağlayan Frontal Cortex’de oluşan yapısal bozukluk bu rahatsızlığı tetiklemektedir. Birey, rahatsız olduğunu kabul eder ve tedaviye istekli olursa psikoterapi uygulanması önerilmektedir. Kişilik bozukluklarına tanı koymak için yapılandırılmış- yarı yapılandırılmış görüşmeler, öz bildirim ölçekleri, projektif testler ve klinisyenler tarafından klinik görüşme sırasında edinilen izlenimlerin değerlendirilmesi başlıca yöntemler arasındadır (McDermut & Zimmerman, 2005). Bireysel görüşmeler şeklinde uygulanan terapinin başarılı sonuçlar verdiği bilinmektedir. Ancak paranoid kişilik bozukluğu için grup terapisi uygulanmaz ve ilaç kullanımı çok nadirdir.
Kişilik bozukluğu tanısında en yaygın olarak kullanılan ölçek, Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteridir. Toplamda 566 sorudan oluşan objektif bir değerlendirme testidir ve kişi soruları ‘doğru’, ‘yanlış’ veya ‘bilmiyorum’ biçiminde yanıtlar. Türkçe uyarlanması bulunan bu testte yalan, uyum, savunma-inkâr olmak üzere 3 geçerlilik ölçeği ve 10 klinik alt test mevcuttur. Testin güvenilirlik değeri 0,51- 0,89 arasındadır (Erol, 1982).
Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB)
Obsesyon; anksiyeteye sebep olan ısrarlı düşünce ve imgeler bütünüdür. Kompulsiyon ise obsesyona tepki olarak ortaya çıkan tekrarlayıcı ve kuralcı hareketlerdir. Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğuna sahip bireyler, ayrıntılar ve kurallar üzerinde oldukça fazla düşünür ve bu yüzden karar verip eyleme geçme aşamasında zorluk yaşayabilirler. Resmi ve ahlaki konularda esnek olmazlar ve kişilerarası ilişkilerinde sıklıkla sorunlar ortaya çıkar. Obsesyonun farklı tipleri bulunmaktadır: ‘Kuşku obsesyonu’, bir eylemin yapılıp yapılmadığından emin olamama durumudur. Örneğin, birey defalarca ütüyü prizden çekip çekmediğini kontrol etme gereği duyar. ‘Bulaşma obsesyonu’ ise bireyin mikrop, kir, toz ve beden salgıları gibi etmenlere karşı hassas olup en ufak bir temastan bile kaçınma durumudur. ‘Cinsel obsesyon’ sahibi bireyler için cinsellik konusunun içeriği utanç verici ve kabul edilemez niteliktedir. Ek olarak, ‘saldırganlık obsesyonu’, ‘dinsel obsesyon’, ‘somatik obsesyon’ gibi obsesyon türleri bulunmaktadır. Obsesyon sonucunda oluşan ve tekrarlayan kompulsiyon çeşitleri ise daha çok temizlik ve kontrol alanlarında ortaya çıkmaktadır. ‘Temizlik kompulsiyonu’, defalarca el yıkama, sürekli evi temizleme, bulaşıkları saatlerce yıkama şeklinde görülür. ‘Kontrol etme kompulsiyonu’ ise güvenliği sağlama amacı ile tekrarlanan davranışlardır (örneğin, defalarca muslukları ve prizleri kontrol etmek gibi.) Ek olarak, ‘dokunma kompulsiyonu’, ‘sayma kompulsiyonu’ ve ‘düzenleme kompulsiyonu’ gibi türleri bulunmaktadır.
OKKB Epidemiyolojisi ve Tedavi Yöntemleri
1980’lere kadar nadir bir bozukluk olduğu düşünülse de günümüzün gelişen değerlendirme ve tanı yöntemleri sayesinde yaygın bir bozukluk olduğu saptanmıştır. Yaygınlığı ülkeden ülkeye farklılık göstermekte olup Türkiye genelinde prevalansı %2,5-6,2 aralığındadır (Bayar ve Yavuz 2008). OKKB gelişiminde genetik faktörlerin etkisi önemli bir rol oynamaktadır. Ayrıca, çocukluk döneminde maruz kalınan aşırı kontrolcü tutumlar veya ilgi eksikliği OKKB riskini arttırmaktadır. Obsesif kompulsif bozukluk tedavisinde davranış terapisi sıklıkla kullanılmaktadır. Bireyin obsesyonel düşünceleri ve ortaya çıkan kaygısı, alıştırma tekniği kullanılarak azaltılabilir. Gerçek hayatta veya klinik gözlem altında kişi, kaygı duyduğu duruma maruz bırakılarak tedavi edilir. Ek olarak ‘Sistematik Duyarsızlaştırma’ tekniği ile bireye en az kaygı oluşturan durumdan en çok oluşturana doğru uyaran verilir. Bunun dışında danışana gevşeme eğitimi ile ortaya çıkan stres ve kaygıyı azaltmaya yönelik teknikler öğretilir. Gerekli görünen durumlarda ise semptomları kontrol altına almak için ilaç tedavisi önerilebilir.
Referanslar
Amerikan Psikiyatri Birliği. (2013). DSM Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabı.
Ece Ağtaş; Cankorur, E. (2017). Kişilik bozukluklarının tanısı: Yeni bulgular ile tanıda kullanılan anket ve ölçekler. Kriz Dergisi, 25(0), 1-17. https://doi.org/10.1501/kriz_0000000354
Erol N (1982) Ülkemizdeki psikiyatrik hastalarda MMPI’ın geçerlik çalışması. Psikoloji Dergisi; 14: 15-23.
KAFES, A. Y. (2021). Behavioral intervention techniques used in the treatment of obsessive compulsive disorder: Systematic review. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 13(4), 726-738.https://doi.org/10.18863/pgy.875418
McDermut, W., & Zimmerman, M. (2005). Assessment instruments and standardized evaluation. The American Psychiatric Publishing Textbook of Personality Disorders, 89–101.
New, A. S., Goodman, M., Triebwasser, J., & Siever, L. J. (2008). Recent advances in the biological study of personality disorders. Psychiatric Clinics, 31(3), 441–461.
Watson, D. C., & Sinha, B. K. (1998). Comorbidity of DSM‐IV personality disorders in a nonclinical sample. Journal of Clinical Psychology, 54(6), 773–780.

Yazar
Güzin İdil Sevil